29/04/2018

Tuhaftır, Datça’ya 2017 Mayıs ayında yaptığım seyahatin yazılarını henüz yayınladığım şu günlerde yine yolum buraya düştü.

Bu süre içinde motosikletimle yaptığım yolculukları henüz derleyip, toplayıp yayınlamaya başladım.

Datça ile başlayan günlük serim, bugün yine buraya yolum düşmese bayağı eksik kalacakmış.

Datça merkeze 3 km

Datça merkeze 3 km kala trafik ışıklarının orda Eski Datça tabelasını görürsünüz. Tabeladan sağa döndükten kısa bir süre sonra Orhan’ın Yeri “hoş geldin“ der.
Burası ahşap masaları ve mavi beyaz masa örtüleriyle eski bir kahve. Duvarlarında Can Yücel’e ait izleri ve ölmeden önce burada içtiği yarım kalan şarabının sergilendiği küçük vitriniyle, şimdilerde turistlerin çaya, kahveye, gözlemeye uğradığı bir yer.

Ben emekli sezonlarında seyahat etmeyi sevdiğim için, insan kalabalığının olmadığı tarihlere denk geliyorum. Kalabalığı sevmediğimden değil, özellikle geçmişin izlerini taşıyan bir yerlerde dolanıyorsam, fotoğraflarımda sadece o yapıların olması, dar sokaklardan geçerken kimseye çarpmak zorunda olmamak hoşuma gidiyor. Ama siz hayal ederken, bu sokaklara cıvıl cıvıl masalar atın, bir de insanların şen kahkahalarını ekleyin bu fotoğraflara, o zaman size masal gibi bir köye dönüşür buralar.

Arnavut kaldırımlı sokaklara sıra sıra dizilen yüzyıllık taş evler

Tek veya iki katlı taş evlerin sıralandığı, arnavut kaldırımlı sokaklarda yürürken, yolculuğumda bir köpek bana rehberlik etti. Arkasına dönüp dönüp onunla mıyım diye beni kontrol ettiği için de onu izlemeden yapamadım. Önce Datça Sofrası’ndan sola yukarı, sonra başladığım yere dönünce de aşağı devam ettim. Zaten epi topu o kadar Eski Datça; tam girişinden sola yukarı ve sağa aşağı.
Sağa aşağı inmeden önce de başladığım yere geldiğimde bu sefer de başka bir köpek eşlik etti.

Ama Eski Datça’nın asıl meşhur olan dostları kediler. Hem çoklar hem de yerlerinden gayet memnunlar. Ve o kadar buralılar ki siz oynaşmak isteseniz de pek istiflerini bozmazlar. (bakınız alttaki videonun sonunda ağzının içine girdim ama oralı olmadı)

Bu sokaklar motosiklet veya araçla gezilecek sokaklar değil. Girişte Orhan’ın Yeri’nin oralara veya böyle sakin bir sezondaysanız biraz daha içeriye motorunuzu bırakabilirsiniz.
Hem ayak seslerini duyarak yürümek daha keyifli.

Bahçe içindeki taş evleri ve duvarlarından sarkan begonvilleriyle eski bir hikayenin sayfalarında dolanmak gibi bu sokaklarda yürümek.

Koruma altında olduğu için tarihi yapısını koruyan, her birinde yüzyıllık hikaye barındıran evleri ve evlerinin dikkat çeken kapılarıyla eski bir Rum Köyü. Restore çalışmaları veya yeni yapılaşmalar belli sınırlar dahilinde yapılabildiği için günümüze kadar ambiyansını korumuş.

Bu şirin mahalleye Datça’nın her zaman serin tutan hafif rüzgarı ve tertemiz havası da eşlik edince efil efil yürüyorsunuz.

El Sanatları Sokağı’nda teyzeler, el emeği göz nuru süsler, işli yemeniler, kanaviçeler gibi el işlerini sergiliyorlar. Bu teyzeler kışları bir işleri olmadığı için böyle işler üretip belediyenin onlara ücretsiz tahsis ettiği tezgahlarda ürünlerini sergiliyorlarmış.

Ve Can Yücel. Eski Datça’nın diğer adı.

İsmine ait sokağının sonundaki evi, bir müze değil ev olup, ziyarete açık olmasa bile mutlaka herkes kapısına kadar gidip sokağında oyalandığı bir yer. İçeriye girmeniz için özel izin almanız gerekli.
“Nereden buldun bu Datça’yı?” diye sorduklarında, “Elimle koymuş gibi buldum.” der Can Yücel. Sokağını da bu minicik mahallede elinizle koymuş gibi bulursunuz.

Tarihiyle şarabıyla deniziyle rüzgarıyla Can’ıyla cananıyla aşka getiren bir yarımadadır Datça ve Tanrı’nın, sevdiği, uzun yaşamasını istediği kullarını Datça’ya gönderdiğine inanılır. Ben 1 senede 2 seyahatimle kıyısından köşesinden nasibimi almış mıyımdır bilmem ama aşka gelip Datça’ya yerleşen birilerinin hikayesini biliyorum.

Agapi mou ♥

Agapi, Eski Datça sokağını gezerken farkedeceğiniz sevimli bir kafe. Her ikisi de koşturmalı Istanbul hayatından ve sırtlarındaki kurumsal yükten kurtulup, aşktan da aldıkları güçle yeni bir hayata başlayan bir çiftin kafesi.
Agapi Yunanca’da aşk, sevgili demek. Bu zevkli kafenin kapıları, Aralık ve Ocak ayları dışında, bira veya şarabın yanında bir şeyler atıştırmak veya kahvesinin yanında bir Avusturya usulu cheesecake ile ağzını şenlendirmek isteyenlere açık. Ayrıca yaz boyunca haftanın 5 günü canlı müzikle de Eski Datça akşamlarına ahenk katıyorlar.

Bademleri ve hikayeleri

Eski Datça’nın bademleri de meşhur. Badem satan birilerini gördüğünüzde yapışın. Bir de hikayeleri. Anlatacak birini bulursanız da, oturun anlatsınlar.

Zaten pek zarifler, motoruma geri döndüğümde gidona iliştirilmiş bir küçük papatya bulmuştum. Papatyaya şaşkınlıkla bakarken hemen önümdeki Ede Cafe’nin (Eski Datça Evleri) çiçeklerinin arasından bir beyefendinin el salladığını farkettim. “34’ü görünce seni tebrik etmeden edemedim, hoş geldin“ dedi.

Eski Datça ile ilgili dinlediğim son hikayenin  de notunu buraya düşeyim; eskiden Datça’nın altı taş ocakları olduğu ve tarım da pek olmadığı için buralar kıymetliymiş. Aileler erkek çocuklarına buraları; Datça’nın iç taraflarını bırakmışlar. Deniz tarafı ise o kadar kıymetli görülmediğinden kız çocuklarına bırakılmış. Eh, şimdilerde deniz kenarındaki yerlerin kıymetini anlatmaya gerek yok. O eskiden önemsiz görünen yerlerin sahibi kızların, şimdilerde hali vakti pek yerinde.
Eee ne demişler oğlan dayıya kız halaya çekermiş. Bir alakası var mı? Yok. İçimden geldi.

Benim Datça günlüklerim burda sona erdi.

Ama;

Yolculuğa başlama ve Datça Vineyard’da soluklanma hikayeme burdan,
Datçalı sohbetlerime ve yağmurun azizliğine uğradığım için değişen rotama burdan,
Bulduğuma sevindiğim Datça Surf Tatil Köyü ve yolumu tekrar değiştirmeme vesile olan motivasyonlarına burdan,
Datça’nın nefis büklerine ve Knidos’a çıkan yollarındaki motosiklet maceralarıma burdan,
Ve eşsiz antik kent Knidos’a burdan
ulaşabilirsin.

Kim bilir, belki senin de motoruna atlayıp, koca bir tarihe leziz kadehler kaldırarak, pırıl pırıl sularında yüzeceğin bir seyahatine ilham olurlar.

Sevgiyle..